Kollektif Mahalle ve Ortak Ses İçin Gelin Bir Olalım
Bir kadının boşanma ilamı, sadece bir evliliğin bitişi değil bazen toplumun vahşi iştahına karşı açılmış bir korumasızlık ilanıdır… sokaktaki bakıştan kapıya dayanan tekinsiz sessizliğe kadar her şey ona yalnızlığın bedelini ödetmeye yeminli gibidir. Oysa asıl üzerine konuşulması gereken, kadının yalnız yaşaması değil bu yalnızlığı bir avlanma sahası olarak gören zihniyette ve bu zihniyeti sessizce onaylayan toplumsal düzendedir.
Bugünkü yazımı aslında suç üzerine yazmaya niyetlendim fakat başladığım nokta suçu ortaya çıkaran toplumsal yargılar olunca kadın varoluşu ve toplumsal düzendeki kadının yeri konularından başlamak istedim. Zaten bir türlü içselleştirmediğimiz kadın hakları ve bir türlü uygulamaya geçemediğimiz eşitlik ilkeleri ve bir türlü kabullenemediğimiz özgür kadının bir erkeğe bağlı olmaksızın başarı elde edebilmesi konuları içinde bulunduğumuz Anadolu coğrafyasında sürekli gündeme gelmektedir. Kadın olmak bile tek başına bir problem iken yalnız ya da tek başına bir kadın olmanın daha büyük bir problem olduğu aşikardır.
Toplumda yalnız yaşayan bireyler üzerinde görünmez bir etiket varmış gibi davranılır. kimsesiz olmak babasız olmak ya da ana erkil toplumlarda özellikle yalnızlıkla denk konuşulan ayrılmış, boşanmış belki de eşini kaybetmiş olmak…sadece bunlarla da sınırlı değil mesela üniversite okumak için başka bir şehre gitmek geç saatlere kadar çalışmak zorunda olmak ya da hırslı bir patronun gece geç saatlere kadar iş yerinde tuttuğu bireylerden olmak …bu bireylere karşı işlenen suç ve bunu yapan bireyler yani suçlular, suç işlemek için sadece niyet değil aynı zamanda uygun bir zemin ararlar. Ne yazık ki toplum yok sayarak ya da sessiz kalarak bu uygun zemini kendiliğinden yaratır ve suç ortaya çıkar.
Suç kavramının özünü incelediğimizde açıkça görülür ki, toplumsal düzeni ve ilkeleri bozan eylemlere suç diyoruz. Daha sorgulayıcı bir bakışla ele alırsak suç, ahlaka aykırı ve ciddi bir eylemdir. Burada ahlaka aykırı kelimesi önemlidir çünkü ahlaki yargılar çoğu zaman düşünceden çok duygusal tepkilerdir yazılı olmayan kurallar ile toplum, ahlaki yargılara tutunur. Bir eylemin ahlaka aykırı sayılması o eylemin gerçekleştiği toplumsal yapıyla da ilgili bir durumdur. Toplumsal yapı kuralları ortaya koyar ve bunların dışında davrananlar ahlaka aykırı eylemlerde bulunmuş olurlar . Yani toplum kendini yargılayacak kuralları kendisi koyar. Ahlaka aykırı ya da ahlaksız diye nitelendirilen eylemler, ortak çıkarları paylaşan bir grubun çıkarlarına zarar veren eylemlerdir aslında toplumsal yapı dediğimiz şeyde işte ortak çıkarlara sahip insanların oluşturduğu yapıdır. Yalnız şu konuyu da unutmamak gerekir, toplumsal yapı sürekli değiştiği için ahlaksız ya da suç sayılan şeyler de bu değişimlere bağlı olarak değişir.
Tabii ki mevcut yasalar ahlak değerleri üstünde bile durarak güçlü ve zayıf, suçlu ve suça maruz bırakılan kişileri adaletli bir şekilde korur ya da cezalandırır. Cinayet, tecavüz, hırsızlık, hak gaspı gibi eylemler her toplumda ve her ahlak kuralın da aynı derecede etkili olan suçlardır yine de ceza kanunu egemen sınıfın yani toplumun çoğunluğunun çıkarlarına zarar vermeyen hiçbir eylemi de cezalandırmaz. Toplumun genel ahlak kuralları ve toplumsal vicdanını rahatsız eden eylemler dışında olan, belgelerle ispatlanamayan ve geçici olarak görünür olan suçlar, ne yazık ki kişilerin kendi çabalarıyla baş edebilecekleri ya da kendi cezalarını kendileri verebilecekleri suçlar olarak görülür yada böyle görmek toplum fertlerinin işine gelir. İşte bu durumda birey yalnızlaştırılır görmezden gelinir ya da yok sayılır. Hatta daha ilkel toplumlarda çoğunluğun yanında olup hep birlikte zorbalayarak yargılayarak ve aşağılayarak bireyler dışlanır. Hatta aynı zamanda sessiz kalınarak suç onaylanır, eylem için zemin hazırlanır ve belki de bir noktada suçlu, bunu kendisine sunulan hak olarak görür ve yapar.
Toplum vicdanı kavramı burada önemli bir yer tutar. Bir suçun suç olarak görülmesi kınanması ve cezalandırılması durumu sadece kişilerin kendi sınırlarını ihlal eden olaylar değildir. Başka birinin başına gelen ya da empati yoluyla kendi hayatımıza yansıtarak hissedebildiğimiz suçlar, ceza yasaları ya da ahlak kuralları yargılamasa bile bizim için suçtur ve toplum vicdanının rahatlatılması için gereklidir. Cezaların kategorize edilmesi ve bu noktada en büyük suçtan toplum vicdanını huzursuz edecek en küçük suça kadar her birinin cezalandırılması elzemdir. Peki cezalandırılmanın amacı nedir?
Tabii ki birincisi suçluyu bir süreliğine ya da kalıcı olarak daha fazla zarar veremeyeceği bir yerde tutmak ki bu kastettiğimiz hapishaneler, geçici bir süreliğine suçu işleyen kişiyi o suçtan alıkoymak olarak da görülebilir. Tek başına bu eylem suçlunun bir daha o suçu işlememesi için yeterli değildir burada onu caydırmak ve yaptığı şeyin kötülüğüne inandırmak gerekir. Suçu ortadan kaldırmak için hapishaneler, sorumlulugu olan bir eylem zeminidir. Bir diğeri, suçluyu mümkün olduğunca ıslah etmektir tabii ki bu ıslahın nasıl olduğu sosyologlar psikologlar tarafından teorilere dayandırılan yöntemlerden oluşur o kısma girmeyecegim ama ilkel toplumlarda bile geçerli olan ve suç işleyen kişinin cezalandırıldığını görmemizi sağlayan bir yöntem kısas yöntemidir. Göze göz dişe diş ilkesine dayanan bu yöntem basit ve geçersiz sayılsa da aslında toplum vicdanı için gerekli ve hassas bir yöntemdir. Bu noktada kısası belirleyecek kriterler ya da mağdurun suçtan dolayı aldığı yaraları tespit edecek ehil kişi ve kuruluşlar oluşturulmalı ve vatandaşlık hakları bu derece hassaslıkla korunmalıdır. Çünkü ne yazık ki tanımlı olan suçlar dışında da kişilerin insanlar üzerinde yarattığı baskı psikolojik zarar fiziksel tahribat ve cinsel istismarlar olduğu hepimiz tarafından bilinmektedir. Bu eylemler tanımlı suçlar dışında olduğu için ve ispatlanamadığı için cezasız kalmakla yüz yüzedir.
Adalet mekanizmasında yalnız bırakılmak, suça maruz kalan kişi için ikinci bir mağduriyettir. Suçlunun neden suçu işlediğini sormak ve deşifre etmek yerine mağdurun neden buna zemin hazırladığı yargısı ile sorular üretilir işte bu noktada hafifletici sebepler bulmak için mağdurlar suçlanır halbuki odaklanmamız gereken, suçu işleyen kişinin bu eylemi neden yaptığı ve verdiği zararın büyüklüğüdür.
Bir diğer mağduriyet konusu mekansal mağduriyettirir yani güvenli alanın daralmasıdır. Fiziksel olarak kente ya da evinden dışarıya çıkması ile başlayan suça maruz kalma korkusu bireyi, kendi mekanına kapanmaya iter. Burada sadece fiziksel mekan ya da ev değil dijital mağduriyet de devreye girer çünkü artık dijital anlamda da yalnız olmak ya da bunun bilinmesi suça teşvik eden bir eylem alanı olarak görülür
Suçun işlenmesi için, uygun bir kurban, motive olmuş bir fail ve koruyucu toplum eksikliği, suçu ortaya çıkarır. İşte bu noktada koruyucusuz bırakılan bireyler (ki bunları yukarıda saymıştım) için toplum suçun zeminini hazırlar
Yazımın son kısmında çözüme yönelik düşüncelerimi dile getirmek istiyorum.
Aslında bireylere suç zemini yaratan toplum yerine kalkan haline gelebilecek bir toplum, bir çözüm önerisi olarak gorulebilir. Bu noktada zihniyet dönüşümü ile baslamak gerekir. Mahalle baskısının dönüşümü! Burada kast ettiğim baskı negatif bir kelimedir fakat hep birlikte olumsuzu dile getirmek ona tepki vermek ve ahlaksızlığı reddetmek, baskı yerine kollektif bir bilinç yaratır. Mahalle baskısı bireyi yalnızlaştırıp dışlarken mahalle kalkani ya da kolektif mahalle kültürü bireyi korur, onun özgür alanlarda kimsenin gözüne batmadan dilediği gibi yaşamasının garantisini verir. İşte bu noktada çevremizde duyduğumuz bir olaya tepki vermemiz başımıza gelmemiş bile olsa duyduğumuz konudan rahatsızlık duymamız bunu dile getirip bu olayın durması için çaba harcamamız yalnızlaştırılan bireyi yalnız bırakıp psikoloji inden çıkarır, aynı zamanda suçluların zemin yaratmasına engel olur… kolektif mahalle kültürü eylemi ortak sesle olayı çözmektir.
Sana ne, aman sanada sıçrar, görmezden gel, başına iş alma, boşver vardır bi nedeni, seninle ilgisi yoksa takılma, sonra sana da bulaşır, her koyun kendi bacağından asılır, seni ilgilendirmez….ve daha bir sürü negatif korkak ve pasif cümleyi yok sayalım. Gelin hep birlikte davranalım, kötülüğe, ahlaksızlığa, çirkinliğe, çıkarcılığa, güç ve siyasi erke sığınıp haddini aşanlara ben seni gördüm, farkındayım, kabul etmiyorum ve gücüm yettiğince sana engel olacağım diyelim. Sesimizi çıkaralım ama hep birlikte. Ben senin tarafında değilim, dünyamı kendi çirkinliğinle kirletemezsin diyelim. Kötü niyetini kötü sözlerinle al ve git diyelim. Bir kişiyle başlar kolektif sese dönüşür… Bizim toplumsal kodlarımızda yer alan mahalle kültürünü kolektif bilinç ve ortak sese dönüştürerek her kötülüğü yok edebileceğimize inanıyorum.
Bilgehan YILMAZ
