Konya’da Yok Olan İkonik Bir Yapı: Eflatun Mescidi’ni Yabancı Kaynaklar Üzerinden Okumak
Iconium’daki Aziz Amphilochios Kilisesinin Mimari ve Kültürel İzleri
ÖZET
Konya’da Alaeddin Tepesi’ne çıkanların çoğu, burada bir zamanlar Eflatun Mescidi adlı bir yapının bulunduğunu bilmez. Eflatun Mescidi hakkında Türkiye’de yapılan çalışmalar çoğunlukla yapının kısa bir kronolojisini aktarır: Bugün tamamen ortadan kalkmış olan bu yapı, Bizans döneminde kilise olarak inşa edilmiş, Selçuklu döneminde mescide çevrilmiş, 19. yüzyılda kubbesine saat kulesi eklenmiş ve 20. yüzyılın başlarında ortadan kalkmıştır. Ancak bu yapı üzerine yapılan yerli çalışmaların önemli bir kısmı aynı sınırlı bilgi çerçevesini tekrar eder.
Yerel anlatılarda çoğu zaman Platon ile ilişkilendirilen bu yapı, yabancı literatürde farklı bir kimlikle karşımıza çıkar. Avrupa ve İngilizce kaynaklarda yapı neredeyse hiçbir zaman “Eflatun Mescidi” olarak adlandırılmaz; bunun yerine Iconium’daki Aziz Amphilochios Kilisesi olarak tanımlanır. Bu adlandırma, yapının Konya’daki Bizans mimari topografyasının önemli bir parçası olduğunu ortaya koyar.
Bu yazı, Eflatun Mescidi’ni yabancı kaynaklar üzerinden yeniden okumayı amaçlamaktadır. Seyahatnameler, arkeolojik belgeler, gravürler ve erken dönem fotoğraflar birlikte değerlendirildiğinde, yapının yalnızca kaybolmuş bir mimari eser olmadığı; aynı zamanda Konya’nın Bizans katmanını görünür kılan önemli bir tarihsel düğüm olduğu görülmektedir.
YABANCI KAYNAKLARDA EFLATUN MESCİDİ
Konya merkezindeki Alaeddin Tepesi üzerinde yer aldığı bilinen Eflatun Mescidi, Bizans kökenli bir kiliseden dönüştürülmüş; daha sonra mescid ve saat kulesi işlevi üstlenmiş ve 20. yüzyıl başında ortadan kalkmış “kayıp” bir yapıdır. Bu yapıyı yerel adlandırmanın (Eflatun/Platon) ötesine taşıyan unsur, yabancı kaynaklarda çok güçlü biçimde Iconium’daki Aziz Amphilochios Kilisesi olarak tanımlanmasıdır. Yapının yıkıldığı ya da yok edildiği ve artık yerinde bulunmadığı bilgisi hem modern araştırmalarda hem de ansiklopedik kayıtlarda açıkça yer alır.
Eflatun Mescidi’nin mimarisi ve kökeni hakkında en önemli bilgiler, 19. ve 20. yüzyıl başında Konya’yı inceleyen Batılı araştırmacıların çalışmalarında yer alır. Fransız arkeolog Charles Texier, 19. yüzyıl ortalarında yayımladığı gravürlerde yapıyı Konya siluetinin önemli unsurlarından biri olarak gösterir ve kökeninin Bizans dönemine uzandığını belirtir.
İngiliz gezgin ve arkeolog Gertrude Bell, 1907 yılında Konya’da çektiği fotoğraflarla yapının yıkımdan önceki en net görsel belgelerini bırakmış ve notlarında yapıyı küçük ölçekli kubbeli bir Bizans kilisesi olarak tanımlamıştır. W. M. Ramsay ve Gertrude Bell’in 1909 tarihli The Thousand and One Churches adlı çalışması, Konya’daki Bizans kalıntılarını ele alırken bu yapıyı şehrin ayakta kalabilmiş nadir Bizans mimari örneklerinden biri olarak değerlendirir.
Konya ve çevresindeki Bizans yapıları üzerine çalışan J. W. Crowfoot da Eflatun Mescidi’nin merkezi planlı küçük bir kilise tipine ait olduğunu ve Selçuklu döneminde mescide dönüştürüldüğünü belirtir. Daha yakın dönem araştırmalarında ise Cyril Mango, Konya’daki Bizans mimarisinin sınırlı örneklerinden biri olarak Eflatun Mescidi’ni anarak yapının Orta Bizans dönemi kent kiliseleriyle benzer özellikler taşıdığına dikkat çeker. Bu kaynakların ortak değerlendirmesi, Eflatun Mescidi’nin Bizans döneminde inşa edilmiş kubbeli bir kilise olduğu ve Selçuklu döneminde İslam ibadet mekanına dönüştürülerek uzun süre Konya kent dokusunun parçası olarak varlığını sürdürdüğünü ortaya koymaktadır.

Alaeddin Tepesi’nin topografyasını gösteren erken dönem krokilerde Eflatun Mescidi’nin bulunduğu yer işaretlenmiştir. Bu tür krokilerin en eskilerinden biri 18. yüzyılda Carsten Niebuhr tarafından yayımlanmış, daha sonra Friedrich Sarre ve Gustave Mendel gibi araştırmacılar tarafından daha ayrıntılı planlar hazırlanmıştır. Konya vilayet memurlarından Hakkı Bey’in çizdiği ve Sarre tarafından yayımlanan kroki ise Alaeddin Tepesi üzerindeki yapıların yerini en açık biçimde gösteren planlardan biridir.
Bu belgelemenin sahadaki karşılığı, Gertrude Bell Archive içinde görülebilir: Gertrude Bell’in 1907 tarihli fotoğrafları “St Amphilochius” başlığıyla kataloglanır; ayrıca Bell’in günlüğü, kilisenin ölçülüp kayda geçirildiğini ve “çokça yeniden yapılmış” bir yapı olduğunu not eder. Bu, yabancı literatürde neden iç bezeme/ikonografiden çok “plan-dönüşüm” vurgusunun ağır bastığını da açıklayan bir gözlemdir.

Geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemine uzanan dönüşüm hattını tartışan modern yabancı/uluslararası çalışmalar, Eflatun Mescidi’ni “Plato rasathanesi” (Plato’s observatory) gibi adlarla da anarak yapının geç evrelerini (restorasyon, üstyapı ekleri, saat kulesi) kaynak eleştirisiyle birlikte izler.
KONYA’NIN BİZANS TOPOGRAFYASINDA EFLATUN MESCİDİ
Bizans döneminde Konya (Iconium), Anadolu’nun iç kesimlerinde önemli bir piskoposluk merkeziydi. Kent, özellikle Geç Antik Çağ ve Orta Bizans dönemlerinde hem idari hem de dini açıdan bölgesel bir merkez konumundaydı. Bu nedenle şehirde birden fazla kilise ve dini yapı bulunduğu bilinmektedir. Yazılı kaynaklar ve arkeolojik veriler, Konya’nın Bizans döneminde yoğun bir Hristiyan yerleşimine sahip olduğunu ve piskoposluk kurumunun kent yaşamında önemli bir rol oynadığını göstermektedir.
Bu bağlamda Aziz Amphilochios Kilisesi olarak tanımlanan yapı, kentin dini topografyasında önemli bir yere sahip olmalıdır. Aziz Amphilochios’un 4. yüzyılda Iconium piskoposu olarak görev yapmış olması, onun adına inşa edilen kilisenin yalnızca bir mahalle kilisesi değil, aynı zamanda bir aziz kültü merkezi olduğunu düşündürmektedir. Bizans dünyasında piskopos mezarları etrafında gelişen ibadet yapıları oldukça yaygındır ve bu tür mekanlar çoğu zaman hem litürjik hem de hac işlevi görmüştür.
Eflatun Mescidi’nin Alaeddin Tepesi çevresinde yer alması da bu açıdan dikkat çekicidir. Bizans döneminde kentlerin yüksek noktalarında veya eski akropol alanlarında dini yapılar inşa edilmesi sık görülen bir durumdur. Konya’da Selçuklu sarayı ve daha sonra Alaeddin Camii’nin bulunduğu bu alanın Bizans döneminde de kentin önemli kamusal merkezlerinden biri olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle Aziz Amphilochios Kilisesi’nin burada yer alması ibadet mekanı olmasının yanı sıra kentin dinsel ve sembolik merkezlerinden biri olabileceğini göstermektedir.
Nitekim 20. yüzyıl başında Ramsay ve Gertrude Bell tarafından yapılan incelemeler, yapının mimari özelliklerinin Orta Bizans döneminde Anadolu’da yaygın olan küçük kubbeli kilise tipleriyle ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Bu durum, yapının Bizans kent dokusu içinde tekil bir yapıdan ziyade daha geniş bir dini ağın parçası olduğunu düşündürmektedir.
Selçuklu döneminde kentin İslamlaşmasıyla birlikte Bizans dönemine ait pek çok yapı ya ortadan kalkmış ya da yeni işlevler kazanmıştır. Aziz Amphilochios Kilisesi’nin mescide dönüştürülmesi de bu dönüşümün bir örneğidir. Böylece yapı, Bizans döneminde bir aziz kültü merkezi iken Selçuklu kentinde farklı bir dini işleve uyarlanmış ve Konya’nın çok katmanlı tarihinin somut bir göstergesi haline gelmiştir.
AZİZ KÜLTÜ VE ADLANDIRMA: AMPHİLOCHİOS, PLATON VE PAYLAŞILAN KUTSALLIK
Frederick William Hasluck’un Christianity and Islam under the Sultans adlı çalışması, Konya’daki Aziz Amphilochios’un “mucizevi mezarının” Selçuklu Türkleri tarafından Platon’la özdeşleştirildiğini ve 15. yüzyılda kilisenin her iki din mensupları için de ziyaret yeri işlevi gördüğünü söyler. Aynı eser, yapının mescide çevrildiğinin “hala mevcut mihraptan” anlaşılabildiğini belirterek dönüşümü mimari bir iz üzerinden okur.

Hasluck’un çerçevesinde dikkat çekici olan, “Platon”un burada bir felsefe tarihinde olduğu gibi değil, aziz-mezar-keramet ekseninde işleyen bir “ambivalans” figürü olarak belirmesidir: Hasluck, benzer ad aktarımı/bozulması örnekleri vererek adlandırmanın (örn. Amphilotheos – Eflatun gibi) kutsal mekan devrinde pratik bir “eşleştirme” aracı olabildiğini tartışır. Bu, Eflatun adının yabancı literatürde çoğu zaman “akademik Platon okuması”ndan çok, dinî-topografik bir halk anlatısının işareti olarak ele alındığını gösterir.
Modern bir akademik değerlendirme ise, Herevi’nin kaydının yapının o tarihte “cami olarak kullanıldığını kanıtlamadığını” not eder; buna karşılık Eflatun (Aflātūn) adlandırmasının İslam kültür dünyasındaki “Platon adı/otoritesi”yle ilişkilendirilebileceğini ileri sürer. Bu yorum, yerel halk belleğinin ürettiği Platon anlatılarıyla (mezar, rasathane) yazılı kaynaklarda beliren “kilise yanındaki Platon mezarı” ifadesi arasındaki sürekliliğin, en az Selçuklu döneminden itibaren izlenebildiğine işaret eder.
TARİHSEL SÜREÇ İÇİNDE YAPININ DÖNÜŞÜMÜ
Yapıya ilişkin yabancı literatürde sık başvurulan erken halka, 13. yüzyıl başında Ebu’l Hasan Ali ibn Ebu Bekir el Haravi’nin “büyük caminin yanındaki kilisede Platon’un mezarı” şeklindeki kaydıdır; bu bilgi daha sonra Yāqūt al-Hamawī tarafından da aktarılır. Bu silsile, Bizans kökenli bir kilisenin Selçuklu döneminde bile Platon adıyla ilişkilendirilen bir “mezar/ziyaret” anlatısı ürettiğini gösterir.
15.yüzyıl ortasında Konya’ya uğrayan Rus hacı/gezgin “Vasilij” (literatürde genellikle bu adla anılır), yapıyı hem Türklerin Platon’a, Hristiyanların ise (doğru biçimiyle) Amphilochios’a atfettiğini ve mezardan “kutsal yağ” sızdığına dair bir inanç bulunduğunu aktarır. Bu anlatı, yapının aziz kültü ve mezar pratikleriyle ilişkilendirilen bir kutsallık düğümü olabileceğini düşündürür.
16,yüzyılda Charles Texier’in Konya gravürleri/levhaları, Alaeddin Tepesi ve saray kalıntılarıyla birlikte Eflatun Mescidi’nin de kent silueti içinde temsil edildiği bir görsel katman sunar; modern değerlendirmeler bu gravürleri fotoğrafla karşılaştırarak konum/doğruluk sorunlarını ayrıca tartışır.
Yapının son evreleri bakımından kritik iki veri, saat kulesi ekinin 1872’de kubbe üzerine yerleştirildiği ve yapının 1919’da yıkım sürecine girip 1921’de tamamen ortadan kaldırıldığı bilgisidir; Yunanca bir çalışmada da yapının 1921’de yıkıldığı açıkça kaydedilir. Bu farklı tarihleme, “parça parça söküm (1919)” ile “nihai yok oluş (1921)” arasında iki aşamalı bir kayıp olasılığını güçlendirir.

MİMARİ ÖZELLİKLER
Eflatun Mescidi’nin mimari özelliklerine ilişkin en ayrıntılı betimlemeler, William Mitchell Ramsay ve Gertrude Bell’in 1909 yılında yayımlanan The Thousand and One Churches adlı eserinde yer almaktadır.
Yabancı kaynakların mimari çözümlemeleri, yapıyı “anıtsal bir katedral” olmaktan ziyade, küçük ölçekli ve kubbeli Orta Bizans kilisesi olarak tanımlar. Plan için en sık kullanılan çerçeve “cross-in-square / inscribed cross” (kare içine haç) şemasıdır: bu tip, Orta Bizans döneminde yaygınlaşan, merkezde kubbeyi taşıyan bir çekirdek ve haç kollarıyla tanımlanan bir düzen olarak tarif edilir.
Mimari betimde William Mitchell Ramsay ve Bell’in verdiği ayrıntılar son derece somuttur: yapı Konya yakınındaki bazı Bizans kiliseleri ile benzer plan özellikleri gösterdiği belirtilir.; ancak bir narteksinin bulunmadığı belirtilir. Kubbenin iki güçlü yığma paye ve apsis yanlarında iki gömme paye üzerine oturduğu; kuzeybatı köşedeki ek bir kubbenin muhtemelen İslami dönem müdahalesi olduğu ileri sürülür. Ana Apsisin derinliği, dışta yuvarlak ve yükseltilmiş (stilted) bir biçim göstermesi; güneyde ikincil bir apsisin varlığına karşın kuzeyde karşılığının bulunmaması; güney duvarda çift kademeli niş içinde iki gözlü pencere izi; kare pencerelerin ise “modern” olduğu gibi okumalar, yapının hem Bizans çekirdeğini hem de geç dönemdeki müdahalelerini birlikte görünür kılar.

Yapının en “tanınabilir” kütlesel öğesi, dıştan çokgen görünümlü yüksek kasnak ve kasnağı dolaşan kör niş dizileridir. Ramsay-Bell metni, kasnağın iki sıra nişle (alt sırada dönüşümlü kör ve pencereli) bezendiğini; üstteki dikdörtgen ahşap üstyapının “modern bir rasathane”ye ait olduğunu; kilise mescide çevrildiğinde güney duvara bir mihrab oyulduğunu kaydeder. Yunanca bir çalışma da kubbenin “yüksek poligonal tuğla kasnak” üzerinde yükseldiğini ve iki paralel kör kemer/niş sırası bulunduğunu ayrıca doğrular.
Semavi Eyice de yapının kubbe kasnağını tarif ederken çokgen kasnak düzeni ve kasnağı çevreleyen niş dizilerine dikkat çekmiş, bu düzenlemenin Bizans mimarisinde istisnai bir uygulama niteliği taşıdığını belirtmiştir.
Ramsay-Bell çizimine dayanılarak dış ölçüler 13,20 × 15,80 m olarak verilir. Aynı Yunanca metinde, planın “özgün/alışılmadık” yanına dikkat çekilerek doğu köşe mekanlarının ve doğu haç kolunun bulunmayışı vurgulanır; güneydoğu köşede duvar kalınlığı içinde düşük kotlu bir apsisin varlığı, kuzeydoğuda ise apsisin bulunmayışı gibi asimetri notları eklenir. Bu, yapının ya tipolojik bir varyant taşıdığını ya da geç müdahalelerle plan bütünlüğünün bozulduğunu düşündürür.

Araştırmacıların büyük bölümü Eflatun Mescidi’ni Orta Bizans dönemine, yaklaşık 10–11. yüzyıllara tarihlendirir. Bu değerlendirme, yapının mimari özelliklerine dayanmaktadır. Yapının merkezi kubbeli plan düzeni, kareye yakın kompakt kütlesi, taş ve tuğlanın birlikte kullanıldığı karma duvar örgüsü ve küçük ölçekli bir şehir kilisesi tipolojisi göstermesi, Orta Bizans döneminde Anadolu’da yaygın olan kent kiliseleriyle benzerlik kurmayı mümkün kılar. Bu mimari özellikler, yapının Konya’nın Bizans dönemine ait dini mimarisinin nadir örneklerinden biri olduğunu düşündürmektedir.

Yabancı kaynaklar birlikte değerlendirildiğinde Eflatun Mescidi için üç temel sonuç ortaya çıkar: İlk olarak yapı, yabancı literatürde neredeyse daima Aziz Amphilochios Kilisesi kimliğiyle ele alınmaktadır. İkinci olarak mimari analizler bezemeden çok yapının plan ve strüktür özelliklerine odaklanır. Üçüncü olarak yapı, Alaeddin Tepesi’nde Selçuklu sarayı ve Alaeddin Camii ile birlikte düşünüldüğünde Konya’nın Bizans katmanını görünür kılan önemli önemli bir mimari tanıklık niteliği taşımaktadır.

Kaybolan Bir Yapının Ardından
Eflatun Mescidi bugün yerinde bulunmayan bir yapıdır. Ancak onun hikayesi Bizans’tan Selçuklu’ya uzanan bir dönüşümün yanında modern dönemde kaybettiğimiz mimari mirasın da bir parçasıdır.

Tarih boyunca savaşlar, depremler ve doğal afetler birçok yapının ortadan kalkmasına neden olmuştur. Buna karşılık yakın dönemde meydana gelen kayıpların önemli bir bölümü insan müdahalesi ve kentleşme süreçleriyle ilgilidir. Kentlerin büyümesi, yeni yapılaşmalar ve ekonomik kaygılar geçmişten kalan mimari katmanların geri dönülmez biçimde silinmesine yol açmıştır.
Eflatun Mescidi’nin hikayesi bu nedenle bir hatırlatma niteliği taşır. Bir yapının ortadan kalkması taşların kaybı anlamına gelmez; o yapı ile birlikte bir dönemin hafızası, kentin katmanları ve kültürel süreklilik de zayıflar.
Koruma meselesi uzmanların yanında yerel yönetimlerin, sivil toplum kuruluşlarının ve kentte yaşayan herkesin ortak sorumluluğudur. Kaybettiklerimizi geri getirmek mümkün değildir. Ancak onları hatırlamak ve kalanları korumak hala mümkündür.
Bugün Alaeddin Tepesi’nde Eflatun Mescidi’nden geriye metinler ve fotoğraflar kaldı; fakat bu sessiz boşluk, Konya’nın kaybolan mimari katmanlarını hatırlatmaya devam ediyor.
Saygıyla,
Birsen PARLAR ERKAN
Y. Mimar-Restorasyon Uzmanı
10.03.2026
