Yapay Zekanın Bulanık Sınırlarında Sizin Gerçekliğiniz Ne?
Çağımızın en önemli gündemi ve herkesin küçük ya da büyük mutlaka bir fikrinin olduğu konu bence ”gerçeklik” konusudur.
Bir an durup düşünelim: Sabah uyandığımızda ilk baktığımız şey (alarmı kapattıktan sonra) telefonumuzdaki bildirimler,
gün içinde işimizden okulumuza derslerimize sosyal çevremize kadar her yerde ekranlar ve dijital etkileşimler…
Sanal gerçeklik gözlükleri takıp bambaşka dünyalara adım attığımız veya artırılmış gerçeklikle odamızı dinozorlarla doldurduğumuz bu çağda,
“gerçek” olanla “sanal” olan arasındaki o ince çizgi giderek bulanıklaşıyor.
Peki, gerçekten nerede duruyoruz? Yaşadıklarımız ne kadar gerçek, ne kadarı bir simülasyonun ürünü?
Geleneksel olarak gerçeklik, duyularımızla doğrudan algıladığımız, dokunduğumuz, kokladığımız, tattığımız, duyduğumuz ve gördüğümüz fiziksel dünyayla eşdeğerdi.
Sanal ise bunun tam tersi, zihnimizde veya ekranlarda yaratılan bir kurguydu. Ancak bugün, bu tanım yetersiz kalmakta…
Beynimiz, duyularımızdan gelen verileri işleyerek bir gerçeklik inşa eder. Eğer sanal bir ortam, beynimize yeterince ikna edici veriler sunarsa
–ki modern teknolojiler bunu başarıyor– beyin bunu “gerçek” olarak kabul etmeye başlıyor. Rüyalarımız da bir nevi sanal gerçeklik değil mi?
Uyandığımızda yaşadıklarımızı ne kadar gerçekçi hatırlıyoruz ve zaman ne kadar uzun gibi geliyor bize…
Sosyal medya platformlarında kurduğumuz ilişkiler, online oyunlardaki “dostluklar” veya uzaktan çalıştığımız dijital ofisler… Bunlar sanal başlıyor ama
gerçek hayatta derin izler bırakabiliyor, gerçek sonuçlar doğurabiliyor. Sanal bir oyunda tanışan insanlar evlenebiliyor, dijital bir platformda kurulan
topluluklar gerçek dünyada büyük değişimlere öncülük edebiliyor. Artık “sanal” olan, “gerçek” hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelebiliyor.
Telefonumuzu evde unuttuğumuz gün hep bir belirsizlik boşluk ve eksiklik ile yaşıyor hale gelmedik mi?
Tabii ki sanalda kaybolmanın bir bedeli var. Benliğimizde, karakterimizde, ruhumuzda ve fiziksel yapımızda birçok potansiyel sorun, kayıp ve bozulma bizi bekliyor.
* Gerçeklikten Kopuş ve Kimlik Karmaşası: Sanal dünyalar, bize idealize edilmiş benlikler yaratma veya sınırsız kimlikler deneme özgürlüğü sunuyor.
Bu cazip gelse de, bireylerin kendi gerçek kimlikleriyle ve gerçek dünyadaki sorumluluklarıyla bağlarını koparmasına neden olabilir.
Sanal başarılar, gerçek hayattaki eksikliklerin bir telafisi haline geldiğinde, kişi adım adım gerçeklikten uzaklaşabilir. Özellikle ergenlik dönemindeki gençleri
gördükçe bu problem beni daha da korkutmakta.
Gençler savaş oyunlarındaki puanlarını, kazandıkları seviyeleri veya aldıkları ödülleri gerçek sanmakta, sanal hayatta başarılı olmuş olma hissine kapılarak
gerçekliğe döndüklerinde hayal kırıklıkları dolu dünyayı istememekteler.
* Duyusal Eksiklikler ve Fiziksel Sağlık: Sanal ortamlar ne kadar gelişmiş olursa olsun, koku, tat veya dokunma gibi duyularımızın tamamını harekete geçiremeyebilir.
Bu eksiklik, beynin gerçekliği yorumlama biçimini etkileyebilir. Uzun süreli sanal maruziyet; göz yorgunluğu, baş ağrısı, hatta denge sorunları gibi
fiziksel rahatsızlıkların yanı sıra, hareketsiz bir yaşam tarzına yol açarak ciddi sağlık sorunlarını tetikleyebilir. Hangimiz eklem ağrısından veya bel ağrısından
dert yanmıyoruz ki?
* Sosyal Becerilerin Körelmesi: Sanal etkileşimler, yüz yüze iletişimin sunduğu beden dili, ses tonu gibi karmaşık sosyal ipuçlarından yoksundur.
Sürekli sanal ortamlarda sosyalleşmek, gerçek hayattaki empati kurma, anlaşmazlıkları çözme veya nüansları anlama gibi kritik sosyal becerilerimizi köreltebilir,
bizi yalnızlığa itebilir. İletişim becerilerini yitirmek sanal ya da gerçek her alanda bizi başarısızlığa iten en önemli problemdir.
* Etik ve Ahlaki İkilemler: Sanal dünyalarda yapılan eylemlerin gerçek dünyada nasıl bir karşılığı olmalı?
Sanal bir “suç”, gerçek bir “suç” kadar ciddiye alınmalı mı? Bu durum, ahlaki değerlerimizi ve sorumluluklarımızı yeniden sorgulamamıza yol açıyor.
Bu noktada teknolojinin sunduğu sonsuz imkanlar karşısında, “gerçek” olanı korumak ve “sanal” olanı dengeli bir şekilde hayatımıza entegre etmek hayati önem taşıyor.
Önemli olan, sanal dünyanın sunduğu zenginlikleri reddetmek değil, onu bilinçli bir şekilde kullanmak. Gerçek ilişkilerimize yatırım yapmak,
fiziksel sağlığımıza dikkat etmek ve algılarımızın bizi sürükleyebileceği yanılsamalara karşı uyanık olmak. Sevdiğimiz bir kişi bizi görüntülü aradığında
kendi sesiyle yardım çağrısı yaptığında kaçırıldığını söylediğinde sizi çağırdığında veya para istediğinde o kişinin gerçek olup olmadığını ayırt edebilecek miyiz?
Çocuklarının yardım çığlığına kim sakin ve soğukkanlı kalabilir ki?
Belki de bu yeni çağda en büyük görevimiz, gerçekliğin bulanıklaşan sınırlarında kendi çizgimizi çekebilmek ve sanalın içinde kaybolmadan,
gerçek benliğimizle var olmaya devam edebilmektir. Bunun için bizi insan yapan sevdiklerimizle aramızda sadece göz göze baktığımızda ve konuştuğumuzda
anlayabileceğimiz insanca şifreler mi bulmalıyız? Bunlar, hafızamızda sadece bize ait olan çağrışımlar ile oluşturulabilir. Sanal gerçeklik bulanıklığında kaldığımızda
bu şifreler bizim gerçeklik kurtarıcılarımız olacaktır.
Bu kurtacıları üretmez isek, bir gün, gerçek ile sanalı ayırt edemez hale gelip, kendimizi bir simülasyonun içinde bulduğumuzda,
arafta kalmış, benliğini kaybetmiş ve bulanıklık içinde yolunu kaybetmiş bireylere dönüşebiliriz.
Sizce bu çizgi nerede bitiyor ve nerede başlıyor? Gelin yeniden düşünelim.
Bilgehan Yılmaz

